Olay

6 Mayıs 2026 akşamı, ODTÜ Devrim Stadyumu’nda Bahar Şenlikleri kapsamında düzenlenen İlkay Akkaya konseri sırasında, Türk bayrağı açan bir grup öğrenciye saldırıldı. Görüntüler kısa sürede yayıldı: bayrağa şişe atıldı, sopa savruldu, kemerle vuruldu, gençler tribünden çıkarılmaya çalışıldı. Saldırının önünde duran ve grubu yönlendiren kişinin daha önce DHKP-C üyeliğinden iki kez ceza almış İlhan Kaya olduğu ortaya çıktı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı resen soruşturma başlattı; altı kişi gözaltına alındı.

Bu film daha önce de oynadı

Bu ülkede Türk bayrağına yönelik benzer saldırılara her seferinde aynı çizginin insanları karıştı. 2005’te Mersin’de bayrak yakanlar, 2007 Cumhuriyet Mitinglerinde tehdit savuranlar, Newroz alanlarında PKK paçavralarını dalgalandıranlar, üniversite kampüslerinde Atatürk büstlerine saldıranlar — hepsinin ideolojik haritası aynı yere çıkıyor. Anti-Türk, anti-Cumhuriyet, anti-üniter devlet bir çizgi.

ODTÜ’de yaşanan da bu çizginin yeni bir tezahürü. Saldıranların hepsinin yargılanmış bir terör örgütü üyesi olması gerekmiyor — ortak olan, dünyaya bakışları. Türk bayrağını “milletin sembolü” olarak görmemek, “milliyetçilik” sözcüğünü hakaret saymak, “ülkeyi bölme” söylemini “halkların kardeşliği” diye paketlemek — bu zihniyet 50 yıldır aynı. Sadece sloganlar küçük farklarla değişiyor.

İlhan Kaya’nın oradaki varlığı tesadüf değil. ODTÜ öğrencisi bile değil; dışarıdan gelmiş, kavganın fitilini ateşleyen kişi. 2012’de DHKP-C üyeliğinden, 2018’de örgütün Ankara sorumluluğundan ceza almış birinin ODTÜ kampüsünde bayrak açan gençlerin önünde nasıl olduğu, üzerinde durulması gereken bir soru. Üniversite — kamuya açık bir alan değildir, kayıtlı öğrencilerin ve davetlilerin alanıdır. Dışarıdan organize gruplar bu kampüse nasıl giriyor, kim sokuyor, neden çıkarılmıyor — bunlar ODTÜ rektörlüğünün cevap vermesi gereken sorular.

Bayrak meselesi neden ciddi

Olayı küçümsemeye çalışanlar “ortada bir provokasyon vardı, bayrağa saldırı yoktu” diyorlar. Bu argümanın bir sorunu var: Görüntü ortada. Şişeler bayrağa atıldı, sopa bayrağa indi, kemer bayrağa savruldu, bayrak çekiştirildi, yere düşürülmeye çalışıldı. Bunlar kamerada kayıtlı.

Bayrağa fiziksel olarak saldırmak — kim, hangi ideolojik pozisyondan, hangi gerekçeyle yaparsa yapsın — bu ülkenin ortak hassasiyetine yapılan bir saldırıdır. Türk bayrağı bir partinin sembolü değil, bir ideolojinin armaması değil. Şehidin tabutuna sarılan, askerin omzunda taşınan, depremde enkazdan çıkanın üstüne örtülen şey. “Provokasyon” gerekçesi bu fiziksel saldırıyı meşrulaştırmaz. “Karşı tarafta yuhalayan vardı” demek, bayrağa kemerle vurmayı açıklamaz.

Ve hep aynı sahne: Bayrağa saldıran grup yakalandığında, ortaya hep aynı söylem dökülüyor — “biz aslında saldırmadık”, “provoke edildik”, “bayrak bahane edildi”. Bu cümleler şimdiye kadar sayısız kez kuruldu, sayısız olayda. Yıl 2007 olur, yıl 2015 olur, yıl 2026 olur — repertuvar değişmiyor.

ODTÜ’nün asıl meselesi

ODTÜ Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden biri. Mühendisliği, akademisi, mezunları Türkiye’nin gurur kaynağı. Ama bu kampüs, on yıllardır marjinal grupların kendi siyasi tiyatrosunu sahnelemek için bir alan olarak kullanılıyor. “Devrim Stadyumu” gibi resmi olmayan adlandırmalar, Türk bayrağı yerine farklı pankart ve sembollerin daha görünür hale geldiği etkinlikler, dışarıdan organize grupların kampüs içine sızabilmesi — bunların hepsi bir kültürel sorunun göstergeleri.

Bu eleştiri ODTÜ öğrencisinin tamamına yöneltilemez. Olay sırasında bayrak açanlar da ODTÜ öğrencisiydi. Bayrak açtıkları için saldırıya uğradılar. Yani ODTÜ’de milli değerlere bağlı, vatansever bir öğrenci kitlesi var — onlar kampüste sürekli baskı altındalar ve Bahar Şenliği’nde de tam olarak bunu yaşadılar. Hedefte olanlar onlardı.

Sorun, üniversite yönetiminin yıllardır bu marjinal yapılanmalara karşı net bir tutum almaması. Rektörlüğün açıklaması da bunu gösteriyor: “şiddeti kınıyoruz, bayrağa saygısızlık kabul edilemez” gibi tarafsız görünmek için kurulmuş cümleler. Oysa gerçek tarafsızlık, kampüsünde Türk bayrağı açtığı için saldırıya uğrayan öğrencilerin yanında durmaktan geçiyor.

Kayıtsız kalmak nasıl bir şeyi besliyor

Bu tür olayları görüp “iki taraflı bir mesele” diye geçiştirmek, bir sonraki olayın zeminini hazırlamak demek. Bayrağa saldıran çizgi, geri çekilmediği zaman, normalleşiyor. Bugün şişe atıyor, yarın daha fazlasını yapıyor. 1970’lerin Türkiye’sini, 90’ların kampüslerini hatırlayanlar bunu iyi bilir.

ODTÜ’deki gözaltılar sevindirici, ama yeterli değil. Asıl mesele kampüste bu zihniyetin neden hâlâ rahatça örgütlenebildiği. Üniversitenin disiplin süreçleri ne yapıyor? Dışarıdan girişleri kim denetliyor? Türk bayrağı taşıdığı için hedef gösterilen öğrencileri kim koruyor?

Ne yapılmalı

Bayrak açan öğrencilerin yanında durmak. Onlar bu olayda hedefti. Ailelerinin, hocalarının, kamuoyunun gözünde sahip çıkılması gereken kesim onlar. Bayrak açtığı için darp edilen Türk gençlerini görünür kılmak ilk iş.

Failler için takipçi olmak. Altı gözaltının davaları takip edilmeli, görmezden gelinmemeli. Kamuoyu basıncı olmadan bu davaların nasıl seyrettiğini hepimiz biliyoruz.

ODTÜ yönetiminden net tutum talep etmek. “Şiddeti kınıyoruz” cümlesi yetmez. Kampüsünde Türk bayrağına saldırılan bir üniversitenin rektörlüğü, bayrak açan öğrencilerinin yanında olduğunu açıkça söylemek zorunda. Aksi takdirde bu olaylar tekrarlanmaya devam eder.

Üniversitelerde örgütlü marjinalliğe karşı kurumsal tutum. ODTÜ öğrencisi olmayan, geçmişinde DHKP-C mahkumiyeti olan birinin kampüse girip şiddet eylemine önderlik etmesi normal değil. Bu sızmaların önüne geçilmeli, denetim mekanizmaları işletilmeli.

Türk bayrağı bu ülkenin ortak değeri. Onu açan bir gence kemerle vurulduğunda susan bir kamuoyu, kendi bayrağını kaybeder. ODTÜ’de yaşanan, küçük bir kampüs olayı değil — büyük bir hassasiyet meselesinin bir parçası. Hep aynı çizgi, hep aynı yöntemler, hep aynı söylem. Bunu görmek için tarihçi olmaya gerek yok.

Kaynaklar